18 Haziran 2015 Perşembe

Duayen Gazeteci Bedii Faik Akın’ın Ardından (Mustafa Özcan, 17 Haziran 2015)


Duayen Gazeteci Bedii Faik Akın’ın Ardından

Türkiye’nin duayen bir gazetecisi, kendisinin köşelerinde kullanmayı sevdiği adıyla Bedii Faik 16 Haziran 2015 günü vefat etti.
Bandırmalı ve gazetecilik meslek kültürünün Türkiye’de gelişmesine önemli katkılar sağlamış olan TGC’nin ilk Genel Sekreteri Bedii Faik’i BKP’unda bir yazı ile yâd etmenin hem bir gereklilik hem de bir sorumluluk olduğu yönünde kendimde kaçınamadığım bir duygu oluştu.
Çünkü Bedii Faik’in yakın tarihin gazetecilik dünyasında temsil ettiği yerinin alışılagelmiş olanın dışında ya da diğer bir deyişle standartların ötesinde olduğunu düşünüyorum. 
Akın’ı, 94 yıllık yaşamının uzun gazetecilik yıllarında, pek çok renkteki gazetede yazmış ama özündeki rengini yitirmemiş, gazete sahibi olmuş ama patronu olmamış, muhalefet etmiş ama muhalif olmamış, zamanın ruhunu almış ama zamanın adamı olmamış diye tanımlamak yerinde olacaktır sanırım. 
Bedi Faik’in yazdığı fıkralarıyla ince hiciv sanatının doruklarında gezinmiş olduğunu da burada belirtmek yanlış olmaz. Yitirdiğimiz bu değerli “kalem erbabı” hakkında Wikipedi’de kendisine ayrılmış başlıkta belirtilmiş olanları küçük değişikliklerle aşağıya aktararak yazımı tamamlayayım (*);

“Türk yazar.1921 yılında Bandırma'da doğdu.  Kabataş Lisesi'nden mezun oldu. Tıp Fakültesi'ne girdi. Okulu bitirmeden ayrıldı. Bir süre ticaret yaptı.
Tasvir gazetesinde başladığı fıkra yazarlığını Tan, Milliyet, Yeni İstanbul, Ulus gazetelerinde sürdürdü. Çeşitli gazetelerde uzun yıllar yazarlık yaptı. 1952'de Falih Rıfkı Atay'la birlikte Dünya gazetesini kurdu.
Demokrat Parti iktidarına karşı sürdürdüğü sert muhalefetiyle tanındı. 1965 seçimlerinin ardından Adalet Partisi yanlısı bir tutum izledi. 1975'te gazeteyi sattı; ama fıkra yazarlığına devam etti. Ardından Hürriyet ve Son Havadis gazetelerinde yazdı. Gazeteciliği bıraktı, yıllarca yurt dışında yaşadı”

Mustafa Özcan (17 Haziran 2015)
_______________




6 Haziran 2015 Cumartesi

BKP Bloğu’na yazmaya davet ediyoruz.


Bandırma’nın Değerli Kültür Dostları

Sizleri, BKP, Bandırma Kültür Platformu olarak Bandırma’nın kültürel boyutunu ele alan konularda BKP Bloğu’na yazmaya davet ediyoruz.

Çünkü tarihselliğinin yanı sıra günümüzde Güney Marmara Bölgesi’nin denize açılan ana kapısı olmasından dolayı Bandırma bu coğrafyanın hızlı atan kalbi durumundadır. Bu kilit özelliğinden kaynaklanan gelişim potansiyeli Bandırma’yı, Türkiye’de, büyük ve modern yerleşim özelliğine sahip olarak geleceğin inci kentlerinden biri haline getirmiştir.

Betimlenen bu vizyon ile, Bandırma ve çevresinin, hem bir kent, hem de bir yaşam coğrafyası mahiyeti ile kültürel olarak ele alınıp sadece yerelde, yakın coğrafyada veya yurtta değil, küresel düzeyde de tanıtmayı kendimize şiar edindik.

Böylece Bandırma’nın hem sanal ortamdaki kültürel boyutunu derleyerek hak ettiği bu tanıtımına katkı yapmayı, hem de evrensel ve küresel kurumlar nezdindeki mevcut tanınmışlığını artırmayı misyon olarak benimsedik.

İşte bu amaçla Bandırma Kültür Platformu’nun katılımcıları olan “Bandırma severler” olarak bu gönüllü çalışma doğrultusunda cesaretlenerek yola çıktık.

Bu nedenle, Bandırma Kültür Derlemesi’ni hep birlikte oluşturmak üzere bağımsız, bağlantısız ve maddi bir beklenti olmaksızın üstlendiğimiz Bandırma’nın kültürel boyutunu ele alan bu çabamıza Sizleri de makale ve yazılarınız ile katkı sağlamaya davet ediyoruz.

Mustafa Özcan
BKP Adına,
Kurucu ve Moderatör

Not: 
Bandırma Kültür Platformu bloğunda yayınlanması istenilen yazılar BKM Sekretaryasında görev alan Ümit Ersöz'e e-posta ile (ersozu@gmail.com  adresine) gönderilmelidir. Yapılacak değerlendirmeden sonra BKP amacına uygun olan yazıların bloğa konulması gerçekleştirilecektir.


28 Mayıs 2015 Perşembe

“Dünyaya’ya Tekrar Gelsem” ve “Bir Yahudinin Anıları” (Mustafa Özcan, 29 Mayıs 2015)


“Dünyaya’ya Tekrar Gelsem” ve “Bir Yahudinin Anıları”


Bandırma ile ilişkili olabilecek kitap ve yazarları tanıtmayı amaçladığım yazılarımdan ikincisinde, birincisinde olduğu gibi gene iki kitabı bi rarada tanıtmak istiyorum.

Bunlardan ilki “Dünyaya Tekrar Gelsem” adlı yapıttır. Gül Ayşe Aydemir Yaldız tarafından kaleme alınmış olan öykülerin Pia Yayınları tarafından 2014 yılında ilk baskısı yapılan yapıt 17 kısa öyküyü bir araya getirmiş bir hikâye kitabıdır.

Kitaba adını veren birinci öyküde halen de gündemdeki bir sorun olan kız çocuklarının tahsilinin engellenmesi konusu işlenir. Yazar öyküde, yetişkinliğe geçiş halinde olduğu sıralarda annesinin, Gönen (İsparta) Köy Enstitüsü’nde okumaya yönelik olan derin arzu ve beklentisinin yakın akrabadan birinin etkisiyle baba tarafından verilen karar sonucu nasıl söndüğünü olay kahramanının konuşması üzerinden aktarır.  

Yazar Yaldız diğer öykülerinde, günümüz günlük yaşamının gaileleri içinde kendisinin doğrudan yaşadığı, dolaylı olarak tanık olduğu ve dinlediği olayları sosyo-psişik bir arka plan eşliğinde okuyucuya yalın bir dille aktarmaktadır. Kitap bu yönü ile yaşamın güncel boyutuna ilgi duyanlar için çok ilginç bir okuma fırsatı sunmaktadır.

Kitabı, günümüz insan ilişkilerinin karmaşık ve incelikli dünyasında kendi yerini arayıp bulmak isteyenlere hararetle tavsiye ediyorum.

Diğer tarihi anı kitabı özelliği sunan kitap ise 19. Yüzyıl ilk çeyreğinin ortasındaki sosyal dünyayı Bandırma odaklı bir tarih kesitinden görmek isteyenlere olağan üstü yarar sağlayacak nitelikte bir yapıttır.

“Bir Yahudi’nin Anıları” adındaki yapıt, Albert Kant’ın Bandırma’da geçen yaşam öyküsünün kendisi tarafından kaleme alınmış metnin Kastaş Yayınevi’nce 2003’te yayımlanması ile ortaya çıkmıştır.

Anlatılanlardan ve araştırmalardan yazarın ailesinin, bugünkü Ukrayna’nın Bucak bölgesinde bir zamanlar yaşamakta olan Kırımlılar soyundan gelen Musevi Karaylardan (Karaimler) olduğu ve 1900’ün hemen başında Bandırma’ya gelip Tekfur (Merinos) Çiftliğini satın alan ve oraya yerleşmiş olan gruptan olduğu anlaşılmaktadır.

Yapıtta savaşa hazırlık olarak seferberlik, Alman yardımı Hanomak traktörlü savaşa hazırlık kapsamında ordu lojistiği için müstahsillik, açlık sonucunda fahişeliğin ortaya çıkışı, Liman von Sanders’in Bandırma'ya gelişi, başını alıp yükselen eşkiyalık ve İspanyol gribi salgını gibi konular kitapta tarafsız bir bakışla işlenmektedir. Aktarılanlar, dünya tarihinde “Mahşerin Dört Atlısı” diye bilinen deyişteki açlık, savaş, salgın ve kaos’un 19. Yüzyıl ilk çeyreği sonuna doğru hep birlikte Bandırma’da boy göstermesinden dolayı tüm insanlığın nasıl “fraktal” (öz benzer) karakterli ortak bir niteliğe sahip olduğunun kanıtı olmaktadır.

Bu yönü ile kitap, evrensel kültür talebi olan her Bandırmalı tarafından okunması gereken bir metin olarak değerlendirilmelidir.


 Mustafa Özcan (29 Mayıs 2015)


17 Mayıs 2015 Pazar

Bandırma’da Festival ve Şenlik (Mustafa Özcan, 18 Mayıs 2015)


Bandırma’da Festival ve Şenlik

Başlığa bakarak yazının Bandırma’da 17 Mayıs 2015’te başlayıp 31 Mayıs’ta sona erecek olan Kuş Cenneti Kültür ve Turizm Festivali ile Sahil Şenliği’nden söz etmek ile ilgili olduğunu sanmakta haklısınız. Ancak içeriği biraz aldatıcı olabilir. Yazıdaki esas amacım bunun biraz ötesinde olarak festival ve şenlik kavramlarına özet şekilde de olsa değindikten sonra Şenlik ve Festival’in bu yönüne ve programına dair kısa bir genel değerlendirmede bulunmaktır.

Festival sözcüğü hakkında Türk Dil Kurumu’nun Büyük Türkçe Sözlüğü “dönemi, yapıldığı çevre, katılanların sayısı veya niteliği programla belirtilen ve özel önemi olan sanat gösterisi; belli bir sanat dalında oyun ve filmlerin sunulması ve gösterilmesi sonunda ödül veya derece verilmesi biçiminde düzenlenen ulusal veya uluslar arası gösteri dizisi, şenlik; bir bölgenin en ünlü ürünü için yapılan gösteri, şenlik; düzensiz toplantı, curcuna” şeklinde bir açıklama vermektedir. Yani, Türkçe Sözlük festival ve şenlik için eş anlamlı bir anlatım kullanmaktadır. Buradan anlaşılacağı üzere Sözlük festivali, şenlik sözcüğünün yabancı gösterge kökenli olanı olarak kabul etmiştir.

Öte yandan, sözcük halkbilimsel bir kavramın göstergesi olarak dış kaynaklarda biraz daha soyut bir düzey ile tanımlanmaktadır: Örneğin, Smith, festivali, gerçekte ortak duyguların ve bağlılığın en somut ifadesi ve sembolik etkileşim üzerine temellenen duygusal tecrübelerin paylaşılmasının düzeni olarak ifade etmektedir (*). Aşağıda internet kaynağını verdiğim yazının sahibi Kültür ve Turizm Bakanlığı Folklor Uzmanı Aysun İmirgi’nin belirttiği gibi Batı literatüründe festival kavramı bir üst düzeye konularak iki kavram birbirinden hiyerarşik olarak farklılaştırılmaktadır. Böylece festival bayram, şenlik, eğlence gibi folklorik etkinlikler için bir üst (meta) kavram olmaktadır. Bu doğrultuda değerlendirildiğinde Bandırma Belediyesi yapılan etkinliği Kuşcenneti Kültür ve Turizm Festivali ve Sahil Şenliği şeklinde adlandırmakla belirtilen halkbilimsel terminolojiyi bir bakıma doğrulamış olmaktadır. Yani, Şenlik Festival’in bir alt kategorisi olarak sınıflandırılmıştır.

Ayrıca, doğru adlandırmanın yanı sıra Festival ve Şenliğin Program yönü ile küçüklerin ve büyüklerin, erkeklerin ve kadınların, aydınların ve geniş kesimlerin ilgisini çeken içerikte olması da olumlu bir değerlendirmeyi hak etmektedir. Ancak, yöre kuşları ile ilgili gelişmelerin akademik düzeyde olması gerekmeyen bir panel konusu olarak dahi programa konulmamış olması bir eksiklik olarak değerlendirilebilir.

Program içeriği ile planlama ve organizasyonun uygulamasının Bandırmalıları, hatta yakın kentlerden gelecek olanları ne den de memnun edeceği ise Mayıs Ayının ikinci yarısında uygulamanın yürütülmesi ile belli olacağı hususunu belirttikten sonra geriye vurgulanacak olarak herkesin iyi eğlenmesi dileği kalıyor,

Mustafa Özcan (18 Mayıs 2015)   
________________________




16 Mayıs 2015 Cumartesi

Ege Bölgesine Denizden Ulaşımda İstanbul İçin Ana Köprü Olan Bandırma Şimdi de Dördüncü Sınaî “Hinterland” mı Oluyor? (Mustafa Özcan, 16 Mayıs 2015)


Ege Bölgesine Denizden Ulaşımda İstanbul İçin Ana Köprü Olan Bandırma Şimdi de Dördüncü Sınaî “Hinterland” mı Oluyor?

Üç bin yıldan beri bir yerleşim yeri olma özelliği ile Bandırma'yı, Gemlik ve Karabiga ile birlikte Güney Marmara’da tarihsel olarak önem taşıyan üç ticaret limanından biri olarak görmek yerinde olacaktır. Hatta konuya son yüzyıldaki ulaşım çeşitliliği yönü ile bakıldığında Bandırma bunların içinde en önemlisi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Öte yandan, tarihsel öneminin yanı sıra güncel öneminin de bugün sürmekte olduğunu belirtmeye bile gerek yoktur. Bandırma Limanı İstanbul için Güney Marmara ve Ege Bölgesi'ne olan ticari bağlantıda büyük önem taşıyan yerdir. Bu kapsamda Bandırma, İstanbul’dan gelip Güney Marmara ve Ege’ye yönelmiş olan yük ve yolcu şeklindeki ulaşım gereksinimini bağlantısındaki kara ve demir yolu ile büyük ölçüde karşılayan bir liman olarak İstanbul için hak ettiği ana köprü olma özelliğini şimdilerde de sürdürmektedir.

Ayrıca Bandırma, Marmara Denizi'nin güney kıyısındaki bu özgün konumunun yanı sıra liman özellikleri bakımından da bölgenin en uzun rıhtımına ve teknik olarak da Türkiye'nin en büyük dökme yük depolama ve elleçleme kapasitesi ile Bölge’de öne çıkmaktadır. Bu minvalde Bandırma Limanı, İstanbul ve Gemlik'ten sonra Marmara Denizindeki üçüncü, ülkenin ise beşinci en büyük limanıdır.

Öte yandan Bandırma Güney Marmara’nın Bursa’dan sonra en önemli sanayi kentidir. Sanayi tesisi sayısında özellikle Bandırma Limanının gelişmesine paralel olarak önemli düzeyde artış sağlanmış olmasının yanı sıra ürünlerde de çeşitlilik kaydedilmiştir. Bandırma’da gelişmiş önemli ekonomik sektörler olarak kimya, tarım, gıda, su ürünleri, yem sanayi, makine imalat sanayii ile mermercilik sayılabilir. Diğer taraftan çok önemli bir maden olup Dünya istihracının üçte ikisi, üç Kuzey Batı Anadolu ili olan Balıkesir, Bursa ve Kütahya’da gerçekleştirilen bor minerallerinin önemli bir bölümünün işlenmesinin Bandırma’da yapılmakta olduğunu da vurgulamadan geçmemek gerekir.

Bilindiği gibi Türkiye imalat sanayiii üretiminin yarıdan fazlası Marmara Bölgesinde, özellikle de İstanbul’dadır. Yurt kalkınmasının omurgası olan bu sektör tarihsel olarak halen gelişme döneminde olup daha olgunlaşma aşamasına geçebilmiş değildir.

Öte yandan bilindiği gibi, 19. Yüzyıl ortasında İstanbul’un iki kıtadaki uç noktaları olan Bakırköy ve Hareke’de Osmanlı Sarayı ve Ordusu gereksinimlerini karşılamaya yönelik bir hamle olarak başlatılan sanayileşme girişimi kısa sürede akamete uğrayarak sönüp gitmiştir.  Aradan dört kuşak geçtikten sonra Cumhuriyet döneminde iktisadi devlet teşekkülleri şekli ile yeniden düşünülen sanayileşme girişimi nihayetinde Anadolu’ya yayılarak başarıya ulaşıp şimdikinin nüvesini oluşturmuştur. 20. Yüzyıl’ın ikinci yarısındaysa devam eden iktisadi devletçiliğe paralel olarak gelişen özel sektörle birlikte geçen 30 yılın sonunda KİT’lerin iki-üç katına ulaşmıştır. Ancak bu gelişme ‘80’lerden sonra bir kuşak sürecek olan kamu iktisadi girişimlerinin tümüyle tasfiyesi ile son bulmuştur.

Buna karşın tüm bu sanayileşme sürecinde ilk sanayi odağı olan İstanbul yakın coğrafyası birincil ve ikincil kuşaklarla çevrelenerek gelişmeyi sürdürmüştür. İlk kuşak Kocaeli olurken ikinci kuşak bölgeler olarak Tekirdağ ve Bursa ön plana çıkmıştır. Böylece kalkınma kutupları bazında bakıldığında “İstanbul Sanayi Kutbu”nun Kocaeli, Bursa ve Tekirdağ olmak üzere üç önemli sinai hinterlandının olduğu görülür.

Kalkınma coğrafyası yönü ile konu ele alındığında bölgeye İstanbul’un dördüncü bir hinterlandı olarak Bandırma’nın eklenmesi ile Almanya’nın Ruhr Havzası’na veya Kaliforniya’nın Silikon Vadisi’ne eşdeğer bir kalkınma konglomerasının ortaya çıkacağını söylemek yanlış olmaz.


Hangisine daha çok benzeyeceğimiz ise Bandırma’da önümüzdeki çeyrek yüzyılda kurulacak işletmelerin türüne bağlı olacaktır. 

Mustafa Özcan (16 Mayıs 2015)


1 Mayıs 2015 Cuma

Bandırma ve Güney Marmara Tarih ve Arkeolojine Dair İki Kitap (Mustafa Özcan, 1 Mayıs 2015)


Bandırma ve Güney Marmara Tarih ve Arkeolojine Dair İki Kitap

Sözünü etmek istediğim iki kitaptan ilki, Güney Marmara tarihi arkeolojik kayıtlara başvurularak ele alındığında konuya onlarla başlamadan geçmenin olanaksız olduğu Misyalılara izafen Misya adını taşıyor. Kitap, kökeni konusu bir hayli tartışmalı olan bu tarihsel buduna, Güney Marmara’nın Bandırma ve yakın çevre coğrafyasının Antikitesinin anlatımında hak ettiği yeri vererek başlayıp bölgenin tarihini, Kurtuluş Savaşı’nı da içine alacak şekilde ele almaktadır. Tarihçi olmadığı halde yazar Engin Arıcan’ın, işlenen konulara alıntı ve aktarımlar dışında özgün yorumlar da eklemiş olması Misya’nın Güney Marmara alt bölgesi hakkında bazı fikirlerin gelişmesine katkı yapmaktadır.

Kitaptan da edinilecek bir izlenim olarak, bölgenin tarihte önceki dönemlerdekilerde olduğu gibi yakın çağlardaki insan topluluklarının da olağanüstü düzeyde ilgisini çekmiş olmasının nedeni olarak, çok verimli biyosfere ve insan faaliyetleri için son derece uygun bir ekoloj ve jeomorfolojiye sahip oluşu gösterilebilir.  Bu nedenle, yarımadası, adaları, gölleri, akarsuları, dağları, ovaları ve kıyıları kompozisyonunun cazibesi ile Güney Marmara olasıdır ki budun hareketlerini çekme yönünden dünyanın ilginç yerlerinden biridir. Nitekim Antikite Dünya Savaşı’nın Misya’yı hinterland olarak kullanan Truva‘da yapılmış olması herhalde bir tesadüf olmasa gerekir.

Kitabın, bölgenin tarihini özellikle ayrıntılarıyla anlatıyor olması onu okunmaya değer kılmaktadır. Yapıt Bandırma İlkhaber Yayıncılık tarafından 2004 yılında yayımlanmıştır.
Şimdi Güney Marmara’yı, tarihsel Misya’nın bu kuzey bölgesini gene tarih, coğrafya ve arkeoloji kapsamında, ama bu kez romantik bir üslup ve öyküsel bir dil kullanarak anlatmakta olan diğer kitaptan söz edeyim. ‘Sordular, Bilemedim. Utandım da…’ adı ile 2013’te yayımlanmış olan kitap Süha Oral tarafından başta Kyzikos ve Daskyleion arkeoljik siteleri olmak üzere ilgiyi bölge arkeolojisine çektirebilmek adına kaleme alınmıştır. Daha ilk satırlardan itibaren hassas ve incelikli bir çalışmanın ürünü olduğunu belli eden yapıt terminolojilerin yerinde ve doğru kullanılması yönü ile takdire değerdir.


Güney Marmara bölge arkeolojisine merakı olup okumak isteyenlerin Süha Oral’ın Sordular, Bilemedim. Utandım da… adlı yapıtını Bandırma Belediyesi kanalından bedelsiz olarak temin edebileceklerini yeri gelmişken belirteyim.

Mustafa Özcan (1 Mayıs 2015)


11 Nisan 2015 Cumartesi

Güney Marmara Bölgesi, Misyalılar ve Bölgenin Kısa İlkçağ Tarihçesi (Mustafa Özcan, 11 Nisan 2015)


Güney Marmara Bölgesi, Misyalılar ve Bölgenin Kısa İlkçağ Tarihçesi 

Yaklaşık olarak Kuzey Batı Anadolu’yu ve Trakya‘nın tümünü kapsayan Marmara bölgesinin dört alt bölümünden biri olan Güney Marmara, başta Marmara ve Ege’deki ulaşıma uygun kıyılar olmak üzere yüksek verimlilikteki tarımsal üretime uygun arazi sahipliliği nedeni ile Megapol İstanbul’un hinterlandı sayılmaktadır.  Ayrıca Güney Marmara, florasındaki endemik bitki çeşitliliği ve faunasının benzer doğal zenginliği nedeni ile de tarih boyunca pek çok uygarlığa ev sahipliği yapmış bir coğrafya da olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu özellikleri yönüyle, hem bu coğrafyada yaşayanlar, hem de konuya ilgi duyup entelektüel merakı olanlar için genel bilgi aktarıcı olan, Bölgenin ismen bilinen ilk yerleşimcileri Misyalılar’dan itibaren ele alarak ilkçağ tarihini inceleyen, ancak kısa olan bir makale hazırlamak yerinde bir girişim olacaktır.

Tarih hakkındaki bilgilendirmeye geçmeden önce, Bölgenin fiziki olarak durumu ve sınırlarının geçtiği yerler hakkında coğrafi bir değerlendirme yapmak gerekir diyorum.

Coğrafya, insan ve insan yapısı olgularla doğa arasındaki fizik temelli ilişkileri betimleyen ilk bilim dalı olarak bilgi tabanını her şeyden önce doğanın iklim ve yüzey şekillerinden başlayarak inşa ettiğinden, bölge kavramı da havza, deniz, göl, nehir, dağ, ova ve iklim gibi olguların yarattığı doğal sınırlar esasına dayandırılarak belirlenir.
Bu kapsamda şimdi konuya coğrafi mahiyetten bakarak Güney Marmara’nın Wikipedi’de bölgede dört il olarak verilen tanımındaki yanlışı düzelterek sınırlarına göz atalım (*).

“Güney Marmara, Marmara Bölgesi'nin güneyini teşkil eden Yalova, Bursa, Balıkesir, Çanakkale ve Bilecik illeriyle, bu illerin ilçeleri için kullanılan coğrafi bir terim.

Türkiye’nin yedi coğrafi bölgesine bakıldığında sınırların çizilmesinde ilklimin tayine esas teşkil ettiği görülür. Genel olarak Türkiye’de dört iklimin, yani Akdeniz, Karadeniz, Karasal ve Marmara iklimlerinin varlığından söz edilir. Bu bakımdan alt bölümlemeye iklimsel ayrım açısından bakarsak, Güney Marmara’da, ağırlıklı olarak Akdeniz ile Karadeniz, ama biraz da Karasal ikliminin karışmış olduğu Marmara iklimi egemen olduğunu görürüz. Marmara iklimi, Akdeniz ve Karadeniz iklimi ile Karasal iklim arasında geçiş özelliği gösterdiğinden, buna bağlı olarak da bölgenin doğal florasını, güney ve alçak kesimlerde Akdeniz kökenli bitkiler ile yüksek kesimlerin kuzeye bakan yamaçlarındaki Karadeniz bitki topluluğunun nemli ormanları oluşturmaktadır.


Öte yandan, alt bölümlemelerin sınırlarının çiziminde iklimsel bakış ile ilgisi olmayan idari bölümlerin de kaçınılmaz olarak sırırları belirlediği görülmektedir. Nitekim bu doğrultuda Bilecik’in İç Anadolu’ya yakın yöresi ile Balıkesir üçgeninin güney doğu ucu olan Dağlık yöresi daha çok Karasal iklimli olmalarına rağmen birer idari parça olarak Güney Marmara bölümüne dâhiller.

Güney Marmara kıyıları bol miktarda küçük, zengin ve doğal güzellikte olan yerleşim yerlerine sahiptir. Bu yerleşimler başta İzmir metropolü olmak üzere Ege bölgesi ile sıkı ilişki içerisinde olaraktan kara ve deniz yoluyla da İstanbul megapolü ve Trakya’yı birbirine bağlar. Marmara denizi ise bu bölgeleri ayırmak yerine ucuz deniz taşımacılığın yapıldığı bir köprü gibidir.

Arkeolojik araştırmalar gösteriyor ki, Güney Marmara’nın Çanakkale ile Balıkesir illerini içine alan Batı kısmı Tarihöncesi’nde Kalkolitik çağın sonlarına doğru Balkanlar‘dan gelen göçmenlerin yerleşimi için kuvvetle tercih edilen bir yer olmuştur. Özellikle Güney Doğu Avrupa’yı kuzeyden baskılayan istilacı başıbozuk budun göç hareketlerinin etkisi ile Balkanlar‘da yerleşik ve üretken olan topluluklar Çanakkale Boğazı üzerinden Güney Marmara’ya geçerek burayı kendilerine yeni mekân tutmakla bu baskıdan kurtulmayı bilmişlerdir.

Yakın Doğu’dan başlayarak Kuzey Batı Anadolu'ya doğru gelen baskıcı budun hareketlerindeyse Güney Marmara Bölgesi’nin yerleşikleri Trakya ve Balkanlar’a geçip eski yurtlarına yeniden yerleşerek bu kez Doğu’dan gelen baskıdan kurtulmuşlardır.

Bu budunlar göçü şeklinde kuzey-güney veya tersi yönde olan yüzlerce hatta belki de bin yılı bulan sürelerde olan bu periyodik gidiş-gelişlerin Tarihöncesi’nin Neolitik ve Kalkolitik çağlarında çok kez tekrarladığını söylemek herhalde kehanet olmasa gerekir.

Yazılı tarihin Tunççağı‘ndan sonra Misya diye anılan bölge Truva ketinin egemenliği altındaki etki alanının içine girmiştir. Batı Güney Marmara’da bu döneme ait en önemli arkeolojik buluntu yerleri Balıkesir’in Babaköy ve  Ovabayındır ören yerleri  ile  Yortan (Bostancı) mezarlığıdır. Tarihin bu dönemine yönelik bilgileri özetle Balıkesir’in sitesinden biraz değişiklikle alıntılayalım (**): 

Truva kentinin bilinen ilk sakinleri Miziler ya da Mis ismiyle anılan Misyalılardır. Bölgeye isimlerini veren Mis’ler Frigler’le aynı kökten olup beyaz ırkın önemli bir kısmını teşkil eden Aryanların Pelaj şubesine mensupturlar. Pelajlar’ın tarımda oldukça ileri oldukları bilinmektedir.4 Bağımsız bir devlet kuramayan Misyalılar,tarihleri oyunca Hitit, Frig, Pers, Makedon ve Bergama Krallığı egemenliği altında yaşamışlardır.

Bölge Hitit İmparatorluğu döneminde ise Assua olarak adlandırılmıştır. Muhtemelen M.Ö. 1200 yıllarında ortaya çıkan ve Truva’nın yıkılması ile başlayan deniz kavimleri göçüyle bölgeye Trak boyları yerleşmiştir.5 Demirçağı olarak bilinen bu dönemin ortalarında hâkimiyet Lidya Devleti’nin elinde bulunmaktaydı. Aynı dönem içinde ise kıyı bölgeler Grekler tarafından kolonize edilmişti.6 M.Ö. IV. Yüzyıldan itibaren bölge Pers istilasına uğramıştır. Bu dönemde Misyalılar sık sık ağır vergiler nedeniyle isyan etmişlerdir. Pers hükümdarı III. Darius tarafından Pergamon ( Bergama) satraplığına bağlanan bölge, M.Ö. 334 yılından sonra ise Büyük İskender’in yani Makedon Krallığı`nın egemenliği altına girmiştir.

Bu dönemde bölge Misya olarak anılmaya başladı.7 Misya olarak adlandırılan bu bölgenin Küçük Asya kısmında yer almaktadır. Başlıca yerleşim yerleri ise, Sizik (Kizikos, Belkız), Lampeseak (Lâpseki), Perkos (Prigos, Ayvalık Büyük Maden Adası), Miyopolis (Mihaliç, Karacabey), Artema (Gönen), Zeleya ( Sarıköy), Artas (Erdek) ve Panormos (Bandırma) dur.

Büyük İskender’in ölümü üzerine Bergama Krallığı hâkimiyetinde kalan bölge daha sonra Roma İmparatorluğu`nun Anadolu’daki ilk eyaleti olan Küçük Asya’ya (Asia Minor) bağlanmıştır. Nihayet bu dönemde Güney Marmara’da Balıkesir de kent kimliği kazanmıştır. İmparator Hadrianus’un (M.Ö. 117–138) Balıkesir ovası’nda (Apias Pediun) geçirdiği başarılı bir ayı avı sonrası, bu av anısına bir kent kurulmasını emretti. Kurulan kente İmparatorun ismine atfen Hadrianoutheria (Balıkesir) adı kondu.8 Kent kuruluşu sonrası kısa sürede sikke darbı gerçekleştirildi.9

M.S. 395’de Roma imparatorluğu’nun ikiye ayrılmasıyla kentin idaresi Doğu Roma’nın devamı olarak Bizans’a geçti. Bu dönemde kent piskoposluk merkezi haline gelmiştir.

Güney Marmara’nın en önemli ulaşım kapısı Bandırma’nın İlkçağ tarihçesine bakışı da gene Wikipedi Bandırma sayfasından alıntılayarak yapalım(***):

Tarihte Kizikos, Panderma, Panormos gibi adlar alan Bandırma çok eski bir yerleşim merkezidir. Kuruluşu hakkında kesin bilgi olmayan Bandırma'nın Kizikos'ta yapılan kazılarda bulunan bir lahitten İÖ. VIII-X yüzyıllar arasında kurulduğu düşünülmektedir. Bandırma ilk başta Misya bölgesi sınırları içerisindeydi. Bu yıllarda adı, "güvenilir liman" anlamına gelen Panormos idi. MÖ 334'te Büyük İskender, Perslerin elinde bulunan bölgeyi kendi devletinin sınırları içine kattı. İskender'in ölümünden sonra bölge Romalıların eline geçti. Bandırma Roma İmparatorluğu'nun 330 yılında ikiye ayrılmasından sonra 1076'da Selçuklu Kutalmış Bey tarafından ele geçirilene kadar Doğu Roma İmparatorluğu'nda kaldı

Mustafa Özcan (11 Nisan 2015)
___________________