29 Ağustos 2016 Pazartesi

Kuş Gölü ve Görsel Öyküleri (Mustafa Özcan, 29 Ağustos 2016)


Kuş Gölü ve Görsel Öyküleri

Konumuz fotoğfaf sanatçısı Münip Bayraktar tarafından Bandırma Kuş Gölü’ne göç ile gelen kuşların fotoğraflarının Kuş Gölü Öyküleri adıyla Bandırma Belediyesi’nce 2016 Mayısı‘nda bastırılarak sanatseverlerin hizmetine sunulmuş kitap (*) ile Kuşcenneti Milli Parkı’nın (**) tanıtımı bu yazının amacıdır.
Antik Dünya’da Daskylitis Limne olarak bilinen Göl’deki Kuşcenneti’nin adı ile bağlantılı olarak Bandırma’da yapılmakta olan Uluslararası Festival’in 27’ncisi münasebeti ile Belediyece bastırılan söz konusu yapıt, çoğu isimlendirilmiş 190 civarında fotoğraf ve sürrealize edilmiş fotoğrafik görüntü’den derlenmiş bir koleksiyon kataloğudur. 
Koleksiyonun sahibi M. Bayraktar esasen meslekten diş hekimidir. 1948 yılında Karacabey’de bir çiftçi ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Fotoğraf sanatı ile meşgul olmaya başlaması 1989 yılına rastlar. Yaptığı çalışmalar ile kendisinden övgüyle söz ettiren sanatçı 1995 yılında kurulan fotoğraf sanatı derneği, BANFAD’ın da kurucuları arasında yer almaktadır.
Öte yandan, bir doğa harikası olarak daha 2500 yıl önce Pers İmparatorluğu’nun Küçük Asya Satraplığı’nın Merkezi olan Daskylion kenti ile Göl’ün Kuzeydoğu kıyısı arasında o zamanlar Paradeisos diye anılan Kuşcenneti arazi ile Göl‘ün Kocaçay deltası’nda toplam olarak 266 kuş türünün konakladığı bu sulak alan eşsiz bir faunal mikro-ekosistemdir. 
Bu hali ile bir dünya mirası olan Kuşcenneti, Ülkemize Atatürk’ün daveti ile Alman akademisyenler topluluğu kapsamında 1937’de İstanbul Üniversitesi’ne gelen Prof. Dr. Curt Cosswig (1903-1982) tarafından keşfedilip 1959’da Kuşcenneti Milli Parkı adı ile tescillendikten sonra yeniden tanınmıştır. 
Türkiye’deki akademik zooloji’nin kurucusu olarak bilinen Cosswig uzun yıllar hizmet verdiği Ülkemizdeki akademik yaşamının ardından emekliliğini geçirmekte olduğu Hamburg’ta vefatı sonrası vasiyeti üzerine İstanbul Aşiyan mezarlığına gömülmüştür (***).
Mustafa Özcan (29 Ağustos 2016)
________________
(*) Bayraktar, Münip, Kuş Gölü Öyküleri, Bandırma Belediyesi Yayınları, Mayıs 2016.
(***) https://tr.wikipedia.org/wiki/Curt_Kosswig



6 Haziran 2016 Pazartesi

Adı Çıkmış Bir Tebaa, Görünmez Vatandaşlar Kuzeybatı Anadolu’da Türk Milli Hareketine Karşı Kuzey Kafkasyalı Direnişi 1919-23 (Bölüm 5) (*)


Adı Çıkmış Bir Tebaa, Görünmez Vatandaşlar Kuzeybatı Anadolu’da Türk Milli Hareketine Karşı Kuzey Kafkasyalı Direnişi 1919-23 (Bölüm 5)


Son Bir Nefes: Çerkez İsyanın Tekrar Değerlendirmek 

1921 kışında Kuva-yi Milliye kuvvetleri Sakarya Nehri gerisinde siperdeyken, Güney Marmara’da Çerkes ileri gelenlerinin oluşturduğu gizli bir ittifak oluşmaya başlamıştı. 24 Kasım 1921’de yirmi iki Çerkes İzmir’in merkezinde bir kahvehanede toplandı. Çoğunluğu Adapazarı, İzmit, Karamürsel, Kandıra, Bilecik, Geyve, Bursa, Gönen, Erdek, Bandırma ve Balıkesir gibi Güney Marmara illerinden ya da köylerinden gelmişti. Ayrıca Hendek, Düzce, Manisa, Aydın, Eskişehir ve Kütahya’dan da temsilciler bulunuyordu. Çoğunluğu Anzavur’un direniş hareketinde ön saflarda yer almışken, bir kısmı 1919/1920 isyanlarında arka planda kalmışlardı.
Önceleri Kuva-yi Milliye ve İTC’nin önde gelen kişiliklerinden olan Çerkes Reşit de, kardeşi Ethem gibi bu toplantıda yer aldı (58).  Toplantının sonunda kendilerini Şark-ı Karip Çerkesler’i Temin-i Hukuk Cemiyeti temsilcileri olarak tanıtan kişiler, “Çerkes Milletinin Süper Güçler ve Uygar Dünya’ya Genel Bildirisi” başlıklı bir belge sundular.  Kısım kısım şu şekilde devam ediyordu:

Kongre formatında gerçekleştirilen bu toplantı, ulusal haklarını Büyük Savaş’ın sonunda büyük güçler tarafından belirlenip açıklanmış ulusal prensiplere bağlı bir azınlık olarak ele almaktadır. Temsilciler, ulusal taleplerini iletmiş ve savaşı kaybeden ülkeleri bu hakları kabul etmeye zorlamak konusunda fikir birliğine varmış olan Müttefik Güçlere, özellikle Yunan Hükümetine, sığınacaklarını açıklamışlardır. (…)
Bugün Anadolu’da yerleşik olan Çerkes nüfusu en az iki milyondur. Çerkesler ulusal geleneklerini, dil, adetler, duygular ve medeniyet yoluyla korumakta ve sürdürmektedirler. Çağdaş medeniyetler ailesinde yer almakta olup, beyaz ırkın ve seçkin Aryan ailesinin bir parçasıdırlar (…)
Anayasanın kabulünden 13 yıl önce Türk yönetimi doğru politikalardan yoksun kalmıştır. Türkçülük ve Turancılık akımlarını benimseyen Türk yöneticiler, Türkleştirme yöntemiyle çok sayıda Osmanlı ulusuna yönelik hatalı bir tedhiş politikası izlemiştir. Ulusların yok edilmesi ve Türk olmayanların can güvenliğini ortadan kalkmasıyla Çerkesler, tamamen kendilerini koruma amacından kaynaklanan bir mağduriyetle harekete geçmişlerdir. Süregelen felaketler, Çerkesler’in kendilerini korumaya yönelik bir ulusal hedefe yönelmelerine neden olmuş ve kendilerini Çerkes ulusunun toplu kıyımına karşı silahlı bir direniş oluşturmaya adamışlardır.
Bu nedenle Çerkesler, kıymetli evlatlarından binlercesini kaybetmiştir. Mülkleri ve evleri çalınmış, köyleri yakılmıştır. Kısaca Çerkesler, kendilerine bir sığınak tahsis edilmemesine ve mülklerine zarar verilip el konulmasına rağmen savunma durumunda olmuşlar ve olmaktadırlar. (…)
Kurtarılmayacaklarını gördükten sonra, Çerkesler doğru bir karar vermiş ve doğal olarak kendilerini işgal bölgesinde koruma sözü veren Yunan ordusuna katılmışlardır. ( Arnavutluk ve Arap Devletleri’nin de daha önce aynı nedenlerle yabancı kurtarıcılar aradıklarına şüphe yoktur.) Bir buçuk yıl boyunca mücadele eden ve milyonlarca masum Müslüman ve gayri müslimin hayatını kurtaran bu Çerkesler hizmetlerinden dolayı övgüyle anılmalıdır.
Uluslarar asında en yüksek medeniyet ve insanlık düzeyine sahip olan anlayışlı Yunan hükümeti, Çerkesler, Ermeniler ve özellikle Rumlar arasında hiçbir fark gözetmemektedir. Çerkes sığınmacı ve mültecilere yer ve maddi yardım sağlayarak onları refaha kavuşturmuştur.
Bu dilekçenin amaçları:
A-     Ulusal varoluşumuzun tanınması.
B-     Seküler Çerkes toplumunun sürekli bir tehdit altında yaşadığının bilinir kılınması.
C-      Çerkeslerin, Yakın Doğu’daki Çerkesleri Türklerin günahlarından korumak amacıyla, barışçıl bir şekilde Yunan koruması altında yaşama taleplerinin bildirilmesi.

Belgenin sonunda imza veren tüm katılımcılar kendilerini bir kabile adıyla ( Pşev, Çule, Ançok ve Bağ gibi) ve temsil ettikleri bölgeyle tanımlıyordu. Kesin bir bölge talebinde bulunulmasa da, bu özerk bölgenin merkezi, muhtemelen Güney Marmara kıyısındaki Balıkesir bölgesi olacaktı (60).

Daha sonra İngiltere, Yunanistan ve Fransa’deki temsilcilere gönderilen bu bildiri, Güney Marmara’daki Çerkes direnişinin politik ve sözlü temsiline dair büyük bir hareket olması nedeniyle çok dikkat çekiciydi. Anzavur’un mücadelesini Kuva-yi Milliye karşıtı olarak tanımlayan popülist iddialar ortadan kalkmıştı. Bu çağrının yazarları Pomak, Çetmi ya da Arnavut muhacirler gibi diğer muhalif gruplarla ortak bir yönetim oluşturmak yerine, Güney Marmara’daki diğer grupların (Rum ve Ermeniler hariç) varlığını yadsıyarak, yalnızca Kuzey Kafkasyalıların durumunu tartışıyordu. Aynı Anzavur gibi, bu kongrenin katılımcıları da kendilerini İTC hükümranlığında daha da yoğunlaşan, uzun bir istismar hikâyesinin merkezine koyuyorlardı. Fakat Anzavur kendini asla,  en azından resmi olarak, ne tam olarak bir Çerkes hareketinin lideri ne de ayrılıkçılık taraftarı olarak tanımlamamıştı.

Büyük güçlere yönelik bu talep tasarısı bizatihi, kongre delegelerinin mücadelelerinin uluslararası içeriğinin farkında olduklarının göstergesiydi. Bu taleplerin tabanında, belgenin yazarları tarafından Büyük Britanya ya da Fransa’dan çok daha büyük bir gücün mevcudiyetinin kavranması yatıyordu: uluslararası hukuk. Bu nedenle, Türkleştirme politikası ve Kemalist hareketin zorlamaları, şiddet ya da insanlık dışı eylemlerinden ziyade, Çerkes “azınlığın” “sivil ve politik hakları”nın ihlali anlamına da geliyordu. Korunma ve bunun uzantısı olan özerklik talebi, direkt olarak Woodrow Wilson’un On Dört Prensibi’nin on ikincisini çağrıştırıyordu. Çerkesler bu taleplerin geçerliliğini, kendilerinin Avrupalı güçlerle uzak emsal olmalarına bağlıyordu. Belgede, “medeniyet”in en yüksek kademesindeki “beyaz Aryan ırk” mensubu oldukları ve cebren Doğu’ya sürüldükleri belirtiliyordu. Müslüman olmalarına rağmen, Çerkesler seküler (ve görünüşe bakılırsa demokratik) bir yönetim sistemi taraftarıydı. Bu beyan, Batılı medyada ve politik münazaralarda çoğunlukla karikatürize edilen prototipik “bağnaz” ve “despot” Doğulu figürüne tezat bir vurgu yapıyordu (61).

Sözün özü, Güney Marmara’da 1920-1922 yılları arasında değişen politik iklim, bölgedeki bu muhalif ileri gelenlerin, eski sorunlara karşı yeni bir yaklaşım göstermelerine ön ayak oldu. Kuva-yi Milliye muhalefetlerinin çekirdeğinde kendi yerel otorite ve etkilerini muhafaza etme olgusu bulunsa da, işgalin başlaması bu muhalefet ifadesinin çıkış noktasını ve mekânını değiştirdi. Kuva-yi Milliye yok olmuştu ve İstanbul’da İngiliz birliklerinin denetiminde faaliyet gösteren Osmanlı hükümetinin en güçsüz olduğu bölge Güney Marmara’ydı. İşgalin birinci yılında, Çerkes ileri gelenleri Osmanlı İmparatorluğu’nun başarısız olacağını ve kolektif kaderlerinin Yunanların elinde güvende olduğunu düşünmeye başladılar.

Mücadele artık bölgenin geleceği ve bu gelecekte Çerkes seçkinlerinin oynayacağı rol ile ilgiliydi. Kuva-yi Milliyeciler tarafından yürütülen mücadele gibi, bu da yalnızca savaş meydanında değil, müzakere masasında kazanılması gereken bir savaştı. Şark-ı Karib Çerkesleri Temin-i Hukuk Cemiyeti, Kuva-yi Milliyeci hareketin birincil bürokratik organı olan Müdafaa-ı Hukuk gibi, halka tamamiyle hitap eden bir örgüt değildi. Bölgenin ileri gelenleri tarafından, halk tarafından seçilmeksizin oluşturulmuş bir heyetti. Kanıtlar gösteriyor ki, bu ileri gelenlerin temsil ettiklerini iddia ettikleri Çerkes toplulukları, bu karardan kongre dağıldıktan sonra ancak haberdar olmuşlardı (62).

İngiliz saha raporları, 1920’nin Ocak aylarında, Yunan koruması altında özerk bir Çerkes bölgesinin kurulmasını isteyen Güney Marmaralı Çerkesler’in oluşturduğu bazı yerel girişimleri işaret ediyordu (63). Yunan işgal kuvvetleri ise Kuzey Kafkasyalı isyancıların taleplerine daima hassasiyet gösteriyorlardı ve bazı Çerkes ileri gelenlerini, Osmanlı-Yunanistan sınırında “Kazaklar” gibi vazife görmeleri için Trakya’ya yerleştirme planları yaptıkları söyleniyordu (64). Ancak hem bölgedeki hem de Londra’daki İngiliz görevliler, Çerkes kongresinde yayınlanmış olan bu bildiriye bir nevi saçmalık gözüyle bakıyordu. İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliği başkanı Sir Horace Rumbold Çerkesler’in Anadolu’da “etnik bir azınlık” olarak özel bir muameleyi hak etmediklerini ve birçok Çerkes’in Yunan hâkimiyeti altında olmayan bölgelerde yaşamaları nedeniyle Yunan korumasının imkânsız olduğunu kesin olarak belirtti. Ayrıca Londra’daki bir görevli de “örgütün bu açıklamasının oldukça bariz bir Yunan propagandası olduğunu” söyledi. Herkes, Çerkesler için “özel” bir şey yapılamayacağında ve sonuç olarak Çerkesler’in (Yunan ve Ermeniler gibi) savaşın ardından yapılacak bir genel hükümet affına itimat etmek durumunda olduğunda hemfikir gibi görünüyordu (65).

(*) Devam edecek.

30 Nisan 2016 Cumartesi

Adı Çıkmış Bir Tebaa, Görünmez Vatandaşlar Kuzeybatı Anadolu’da Türk Milli Hareketine Karşı Kuzey Kafkasyalı Direnişi 1919-23 (Bölüm 4) (*)


Adı Çıkmış Bir Tebaa, Görünmez Vatandaşlar Kuzeybatı Anadolu’da Türk Milli Hareketine Karşı Kuzey Kafkasyalı Direnişi 1919-23 (Bölüm 4)

Sadakatin İntikamı: Çerkezler ve Ahmet Anzavur İsyanı

1919’ın Ocak ayının sonlarına doğru, Güney Marmara’da Kuzey Kafkasyalılar ve Mustafa Kemal destekçileri arasındaki gerilimin iyice hararetlendiği sırada; daha sonraları bölgedeki halk ayaklamasını başlatacak olan bir adam, ilk kez Manyas’ın dışında yapılan bir at yarışında kendini göstermişti. Emekli bir jandarma ve Biga’da toprak sahibi olan Ahmet Anzavur, 25 Ekim’de kalabalık bir Çerkes izleyici kitlesinin karşısına geçerek, Kuva-yi Milliye komutanı Hacim Muhittin (Çarıklı)’yı yakalamak (ya da öldürmek) için Balıkesir’e doğru ilerleme niyetini açıkladı (35). Manyas’taki konuşmasını izleyen günlerde, şahsi ve yazılı beyanlarla Kuzeybatı Anadolu’ya padişah tarafından gönderildini ve halka hiçbir maliyeti olmaksızın, Yunanlara karşı kendi ordusunun başında olacağını açıkladı. Karşıt olduğu Kuva-yi Milliyeciler bu teşebbüsünde ona destek olmak zorundaydılar; aksi takdirde onlar da halife ve İslam devletine karşı büyük bir tehdit olarak kabul edileceklerdi (36).

Ahmet Anzavur, Kuva-yi Milliye karşıtı harekât yürüten bölgesel ileri gelenlerin daha eski bir sınıfını temsil etmektedir. Anzavur şu anki Rusya Federasyonu’nun özerk Adige Cumhuriyeti’nde doğmuş ve 1864’teki büyük Çerkes göçünde Anadolu’ya gelmiştir. Türkçe okuma yazması olmamasına rağmen, II. Abdülhamit tarafından  (söylenenlere göre padişahın cariyelerinden biri olan kız kardeşinin etkisiyle) Makrıköy (Bakırköy) Jandarma Teşkilatı’nda görevlendirilmiştir (37). Çerkes katılımcılardan oluşan birliğinin başında iken, 1911’de Aydın vilayetinin Çakırcalı bölgesindeki soyguncuları takip edip yakalaması sonrasında, Anzavur kariyerinin tepe noktasına ulaşmıştır (38). II. Abdülhamit aralarında mücevher kaplamalı bir kılıç ve bir kaç Çerkes eşin de bulunduğu bir ödülle Anzavur’u onurlandırmıştır. Sonrasında da Biga’ya yerleşip, büyük bir toprak sahibi olmuştur (39). Jön Türk İhtilali sonrası hamisinin görevine son verilince, Anzavur İTC tarafından sürgüne gönderildi ve nihayetinde görevinden alındı. Buna rağmen Anzavur, yüzlerce diğer Kuzey Kafkasyalı gibi, I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı gizli servisinde görev yaptı ve savaş bittiğinde halen Güney Marmara’daki Kuzey Kafkasya diasporasında ve sarayda büyük bir ağırlığa sahipti.

1919 Kasımı’ nın ilk iki haftasında Anzavur Karesi, Kale-i Sultaniye ve Hüdavendigar bölgelerini dolaşıp, halka kendisiyle beraber Balıkesir’e ilerlemeleri için çağrıda bulundu.  Silah altındaki kişilerin sayısının haftadan haftaya değişkenlik göstermesine rağmen, yüzlerce Kuzey Kafkasyalı’nın yanısıra Arnavut, Pomak, Kürt, Boşnak, Çetmi ve diğer muhacirlerle birlikte diğer ötekileştirilmiş insanlar Anzavur’un yanında yer almayı tercih etti (40). Bu ilk seferberlik 15 Kasım 1919’da, Çerkes Ethem komutasındaki bir Kuva-yi Milliye birliğinin Anzavur’un kuvvetlerini bozguna uğratması sonucunda kısa zamanda sonlandırıldı.
Bunu izleyen iki ayda Anzavur ve mülazımları geri çekilseler de Karesi’deki Çerkes köylerini dolaşmaya devam ettiler. Şubat 1920’de çıkan ikinci bir ayaklanma sırasında, Anzavur’un çoğunlukla Çerkesler’den oluşan ordusuna, anayurdu olan Biga’dan isyancı Pomaklar da katılmıştı (41). Bu birleşik isyancı ordu iki ay içinde Kuva-yi Milliyeciler’in eski kaleleri olan Biga, Bandırma, Karacabey, Kirmastı ve Gönen’i ele geçirerek, öne çıkan Kuva-yi Milliyeci saha komutanlarını infaz ettiler. Bu kriz anında Kuva-yi Milliyecilerin yardımına yine Çerkes Ethem koştu ve Anzavur’un adamlarını Yahyaköy köyü dışında (Susurluk yakınlarında) gerçekleşen bir çatışmada bozguna uğrattı. 15 Nisan 1920’de çatışmanın sona ermesiyle, Anzavur ve yakın arkadaşları firar ederek İstanbul’a kaçtılar.

Anzavur bir ay sonra, İzmit’in dışında yapılan (Düzce ve Adapazarı çevresindeki Kuzey Kafkasya muhacirleri tarafından başlatılan) üçüncü bir Kuva-yi Milliye karşıtı isyanı desteklemek için ortaya çıktı (42). Bu defa Anzavur ve Çerkes müttefikleri Kuva-yı İnzibatiye’nin padişah yanlısı komutanı Süleyman Şefik Paşa’nın emrinde görev aldılar. Anvazur Mayıs’ta bir kez daha yenilgiye uğrayarak ikinci defa İstanbul’a kırık bir bacakla geri döndü. 1921 baharında Anzavur’un Güney Marmara kıyılarına üçüncü kez dönüşü hayatına mal oldu. Karabiga’nın dışında Kuva-yı Milliye taraftarı çeteciler tarafından suikaste uğradı (43).

Anzavur’un Güney Marmara’ya Sultan Vahdettin ve İstanbul’daki Hürriyet ve İtilaf Fırkası liderlerinin emriyle yollandığı konusunda pek kuşku duyulmamaktadır (44). Anzavur isyanına İstanbul hükümeti tarafından verilen manevi ve mali destek, cephede yer alan Kuva-yi Milliyeci komutanların ve Ankara’nın bu Çerkes’i “İngiliz oyuncağı” ve iki yüzlü sultanın avanağı olarak adlandırmasına neden oldu (45). Bu suçlamalar kısmen doğruydu. Anzavur görünüşe göre İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliği’nden çeşitli yardımlar alıyor ve kesin olarak sarayın bencil menfaatlerine hizmet ediyordu (46).  Fakat bu noktada durmak, Anzavur ve binlerce diğer Çerkes (ve Çerkes olmayan) destekçisini, Kuva-yi Milliye Hareketi karşıtı bir isyanda hayatlarıyla kumar oynamaya zorlayan temel nedenlerini gözden kaçırmak demektir.

Anzavur’un 1919/1920 seferberlikleri, halkın Jön Türk savaş hükümetine karşı memnuniyetsizliğinin içinde kök saldı. Anzavur’a göre İTC rejiminin uygulamaları imparatorluğu gereksiz bir savaşa sokmuş ve toplumun en fakir kısmının eziyet çekmesine neden olmuştu. Destekçilerine yazdığı bir mektupta şöyle diyor:

Herkesin malumudur ki, herkesin kusursuz güvenceye ve İslam adaletine ulaşması için devletin ve milletin en önemli görevi düzeni sağlamaktır. (…)  İslami devlete son on yıl içinde, sonradan yağmacılık ve soygunculuğu getirenler hain İttihatçılar ve Hür Masonlardır. (…) Şehitlerin karıları ve çocukları ot ve toprak yiyerek açlıktan ölürken, İttihatçılar onların evlerine resmi olarak el koydular. Askeri makamlardaki vatan hainleri helva ve kuzu ziyafeti verirken, onlar bu evleri rüşvet olarak alıyorlardı. (…)  Günde beş defa dua ederek Allah’a hesap vermeleri için yalvarıyorum.(…) Şunu soruyorum: Ulu Peygamberimiz ve Müslümanların ibadet ettiği Kabe’nin dini kutsiyetinden bizleri mahrum bırakan kim? Müslüman çocukları Çanakkale Boğazı’ndan denize döken kim? Bu çocukları Kafkas dağlarında, Arap çöllerinde, İran’da, Yanya’da ve Romanya dağlarında öldüren kim? Bugün yüz bin  Müslüman kadın ve kıza vesika vererek onları fahişe yapan genç Masonlar değil mi? (…) Halifeye ve Müslüman devletine leke çalan bu adi adamların peşine düşeceğim. Devletin koruyucusu ve yalnızca Şeriat hükümlerinin kölesi olacağım (47).

Bu özetten hareketle; İstanbul’daki ilk İTC hükümetiyle beraber, illerdeki müttefikleri de halkın çektiği acının suçlularıydı. Anzavur’a göre, şu an Kuva-yi Milliye makamlarını dolduran adamlar, savaş zamanı çekilen zorluklardan da sorumluydular. Bu kanı,  Anzavur’la birlikte mücadele edenler için hiç de o kadar inanılması güç bir şey değildi. Savaş zamanının İTC yönetimindeki ordu mensupları, belediye başkanları, tüccarlar ve jandarmalar; şimdi Mustafa Kemal ve Kuva-yi Milliye namına istedikleri daha büyük fedakarlıklarla birlikte, yalnızca şapka değiştirmişlerdi.

Anzavur’un mesajı toplumun en fazla ötekileştirilmiş gruplarına, özellikle fakir muhacir ve mültecilere ulaşmıştı. Daha da önemlisi, Kuva-yi Milliye’den ziyade İslami sembolizmin meşruiyet, yaşayabilirlik ve adalete daha sağlam bir temel sağladığına dair iddiasını destekleyen kasıtlı bir dile sahipti. Demek istedikleri ve kastettikleri tam olarak politik olmamakla birlikte, daha çok toplumsaldı. Kuva-yi Milliye karşıtı Anzavur isyanının merkezinde yağma vaadi vardı. Anzavur’un adamları, yerel yönetim görevlilerinin yanı sıra vergi tahsildarlarının, ordu mensuplarının, tüccarların ve büyük toprak sahiplerinin mülklerine de sürekli saldırıyorlardı (48).

Biga’nın Kuva-yi Milliye komutanı (Köprülü) Hamdi’nin yakalanıp infaz edilmesi, Anzavur’un başlattığı bu ekonomik gerilime dayalı saldırıların somut bir örneğiydi. Hamdi 1920’nin Ocak’ında Biga’ya geldiğinde, bölgeden aşırı bir miktarda maddi destek talep etmişti (49). Ölümünü kutladıkları sırada, Anzavur’un mülazımlarından biri olan Gavur İmam isimli bir Pomak, Hamdi’nin insanların boynunu koparmaya çalıştığını böyledi. Fakat şimdi boynu kopan o olmuştu (50).

Anzavur ve diğer bölgesel ileri gelenleri, Mustafa Kemal’e karşı silaha sarılmak için daha derin kişisel sebepleri de vardı. Anzavur, servetinin büyük kısmı küçük bir kasaba olan Biga’da bulunan bir adamdı. Hiçbir resmi eğitimi olmaması nedeniyle, yüksek parti yöneticileri genelde imparatorluğun en iyi okullarında batı tarzı bir eğitim almış olan İTC hükümetinde yeri yoktu. Mektuplarında çoğunlukla İttihatçıların, aynı Masonlar gibi, kendisine yabancı gelen gelenek ve değerlere sahip yabancılar gibi hareket ettiklerinden bahsediyor. Kuva-yi Milliyecilerin zafer kazanma ihtimali, Anzavur için İTC rejiminin o ya da bu şekilde devam etmesi ve dolayısıyla da kendisi ya da ailesinin, devlette etkin bir konumda bulunma şansının sona ermesi manasına geliyordu. Anzavur için geriye kalan tek seçenek; (görüldüğü kadarıyla artık Mustafa Kemal’in komutası altında olan) İTC’nin geri dönüş ihtimalinden dolayı tehdit altında bulunan bir başka kurum olan saraydan yardım istemekti (51).

Anzavur suikasti, Kuva-yi Milliye hareketinin Güney Marmara’da karşılaştığı sıkıntıları sona erdirmedi. Anzavur’un Karesi’den geri çekilişini izleyen iki ay içinde, Yunan kuvvetleri Aydın kıyısındaki mevzilerinden hızlıca çıkarak, Mustafa Kemal’in düzensiz birliklerini Sakarya Nehri’nin doğusuna kadar sürmüşlerdi. 1920’nin Eylül’ünde Kale-i Sultaniye, Karesi, Hüdavendigar ve İzmit bölgeleri ortak bir Yunan-İngiliz işgali altına girmişti. Bu iki yılda toplumlar arası şiddet artarak devam etti.

Şiddetteki bu inanılmaz artışın büyük bir kısmından, gerçekleştirdikleri kasti etnik temizlik ve katliamlar nedeniyle Yunan birlikleri ve yerel müttefik kuvvetler sorumluydu. İşgalci Yunan kuvvetlerinin Bursa’da 822 kişiyi öldürdüğü iddia edildi ve Karesi ve İzmit’te birkaç Çerkes çetesi de Müslüman ve Hıristiyan sivillere saldırıda bulundu (52). Biga’da Ahmet Anzavur’un oğlu Kadir’e ait bir çete, babasının ölümüne neden olan Kuva-yi Milliyeci çeteciler ve Osmanlı görevlilerine karşı kanlı bir mücadele başlattı (53).

Çerkes gerillalar tarafından işlenen bu “vatana ihanet”, Karesi’de etki sahibi olan Kuva-yı Milliyeci gerilla kuvvetlerinin komutanı olan Akıncı İbrahim Ethem’i aleni şekilde öfkelendirdi. Yunan safına geçen Çerkesler’in “Türkleri ezme” arzusunun yanı sıra, “cüzdanlarını doldurma” vesilesiyle de harekete geçtiklerini söyledi (54). Hıristiyan düşmanın tarafını tutanlar Müslüman olduğu için, bu tür ihanet eylemleri çok daha affedilmezdi. Bir Çerkes köyündeki ateşli bir konuşmasında; “Ya Müslüman ya da gâvursunuzdur. İkisi arasında kalınmasını bir türlü anlamıyorum.” dedi (55). 1921’in Ocak’ında Çerkes Ethem’in iltica etmesi diğer Kuva-yi Milliye Hareketi mensupları gibi İbrahim Ethem’in de öfkesine mazhar oldu.  Çerkes Ethem’in isyan nedeni, Ankara’daki üst komutayla olan kişisel anlaşmazlıkları olmasına rağmen; bir Kuva-yi Milliyeci onun bu ayrılışını tüm Çerkeslere mal ediyordu:

Bize felaketi getiren Çerkeslerdir. Biz savaşırken onlar anavatanımızı satmaktan başka bir şey yapmadılar. Şu an en aşağı şekilde yozlaşmış, heybelerini doldururken Yunanlar’a boyun eğmişlerdir. Cezaları kurşundur (56).

Çerkeslere ilişkin bu düşünceler yerel bazda da ortaya çıktı. (Anzavuroğlu) Kadir’in Manyas’taki eylemleriyle ilgili bir soruşturma sırasında yerel jandarma şefi Çerkeslerle ilgili şöyle bir genellemede bulundu:

Çerkes mülteciler, cömert vatanımıza kabul edildikleri her bölgede, evlere saldırıp hırsızlık yapmadan önce “para kutusunu ver yoksa seni öldürürüm” şeklinde tehditler savururlardı.


Bu tarz kanıt ve beyanlar gösteriyor ki, özellikle Güney Marmara’daki Kuva-yi Milliyeciler Çerkesleri suç, ihanet ve döneklikle özdeşleştiriyordu.

(*) Devam edecek.

Dort Rapor (Derleyen Necip Azakoğlu, Tarihçi Kitabevi Yayınları)

Dört Rapor

Müttefik Kuvvetler Komisyonu'nun (ABD, Büyük Britanya, Fransa, İtalya) "Yunan Mezalimi"ni Araştırma Raporları 1919-1921

***
General Harbord'un Ermenistan'da Amerikan Mandası Raporu 1919


Derleyen Necip Azakoğlu
Tarihçi Kitabevi Yayınları



Güney Marmara'daki Yunan Mezalimini konu alan olayları Batılılarca hazırlanmış belgeler üzerinden ele alması bakımında son derece önemli olan bu kitap, Cahit Kayra’nın önsözü ile Tarihçi Kitabevi Yayınları tarafından Nisan 2016’da yayınlanmıştır.

16 Nisan 2016 Cumartesi

“Uygarlıkların Kökeni Anadolu” (Mehmet Tanberk /Turkishny.com)


“Uygarlıkların Kökeni Anadolu” (Mehmet Tanberk)




Mehmet Tanberk, İstanbul’daki Büyük Kulüp’de “Uygarlıkların Kökeni Anadolu” başlıklı dikkat çeken bir konuşma yaptı.
Tanzimat yazarı ve gazetecisi Ahmet Mithat efendinin torununun torunu olan Mehmet Tanberk’in kendisi de kitaplar yazmakta ve üç adet basılmış kitabı bulunmaktadır. Meslek hayatı boyunca Singer, Philips ve Roche gibi çokuluslu şirketlerin finans müdürlüğünü yapmış, TABA ve YASED gibi meslek kuruluşlarının Yönetim kurulu üyeliklerinde bulunmuştur.

Turkishny.com'daki ilgili haberin linkini aşağıda bulabilirsiniz.

28 Şubat 2016 Pazar

Adı Çıkmış Bir Tebaa, Görünmez Vatandaşlar Kuzeybatı Anadolu’da Türk Milli Hareketine Karşı Kuzey Kafkasyalı Direnişi 1919-23 (Bölüm 3) (*)


Adı Çıkmış Bir Tebaa, Görünmez Vatandaşlar Kuzeybatı Anadolu’da Türk Milli Hareketine Karşı Kuzey Kafkasyalı Direnişi 1919-23 (Bölüm 3)



Hayal Kırıklığının Nedenleri: Çerkezler ve Türk Kurtuluş Savaşının Başlangıcı

İTC uzun zamandır imparatorluğun mağlubiyet ve işgal ihtimali için hazırlanıyordu (20).  1918 Kasım’ında Mondros Ateşkesi’nden hemen sonra, Avrupa işgaline karşı savaş sonrası bir direniş oluştu. İTC ve onların şehirlerdeki takipçileri tarafından yönetilen bu mücadele önce Güney Marmara’da İzmit ve Adapazarı çevresinde ortaya çıktı (21). Esas olarak İngiliz işgaline yönelik olsa da, İTC’nin ilk saldırılarının ana hedefleri sürgünden dönen Ermeni ve Yunanlardı (22). Yunanistan’ın İzmir’i işgali direnişin rotasını ve örgütlenmesini değiştirdi. 1919 Kasım’ında, Yunan askeri birliklerinin Ege kıyılarına ilk kez ayak basmalarından altı ay sonra, Mustafa Kemal direniş üzerindeki hâkimiyetini sağlamlaştırdı ve direnişe Kuva-yi Milliye adını verdi.

Güney Marmara’da birkaç Çerkes, Kuva-yi Milliyeciler’in Yunanlara karşı silahlanma çağrısına yanıt verdi. İzmir’in işgalinden haftalar sonra, o zamanlar düşük rütbeli ve pek tanınmayan bir Teşkilat-ı Mahsusa görevlisi ve çete lideri olan Çerkes Ethem, kardeşi Reşit, Rauf Orbay ve Bekir Sami’nin (Günsev) çabalarıyla Kuva-yi Milliye Hareketi’ne katıldı. Kuvayi Milliyeciler, Rauf Orbay’ın kayın biraderi Aziz Bey’in ricası üzerine Manyaslı bir başka Çerkes çeteci olan Takığ Şevket’i de aralarına kattılar (24).

Her iki örnekte de Kuva-yi Milliye ve bu bölgesel nüfuzu olan Çerkesler arasındaki aracılar hem Çerkes’diler hem de İTC ile sağlam bağları vardı. Başka bir deyişle, bu insanların Kuva-yi Milliye’de görev almaları Teşkilat-ı Mahsusa’nın savaş zamanındaki görevlendirme politikalarının bir uzantısıydı.

1919’un Mayıs ve Kasım ayları arasında, Kuva-yi Milliye’nin gelişen yönetimi, Karacabey, Kirmasti, Bilecik, İzmit ve Biga gibi bölgelerde Ethem ve Takığ’a benzer özellikteki çete liderlerini silah altına almak için geniş çaplı bir girişim başlattılar. Ulaşabildiğimiz bilgilere göre, Kuva-yi Milliye’ye az miktarda katılım oldu (bu sırada Padişah ve Şeyh-ül İslam tarafından bir ayaklanma ilanı yapılmıştı). Teşkilat-ı Mahsusa’daki görevlerinden Biga’ya dönen Çerkesler arasında Kuva-yi Milliyeci harekete katılma karşıtı bir görüş birliği olduğu söyleniyordu (25). Osmanlı ordusu ve Kuva-yi Milliyeci birlikler tarafından besin maddesi ve muhtelif maddelere zorla el koyulması bu antipatiye katkıda bulunuyordu. Genel olarak halkın büyük çoğunluğu “savaştan bıkmaya” başlamıştı (26).

Güney Marmara’da isyana neden olan bütün faktörler arasında en ciddisi olan Kuva-yi Milliyeciler’in Kuzey Kafkasyalılar’ın da içinde bulunduğu bölgesel uyuşmazlıklara müdahalesi; birçoğunun Kuva-yi Milliye hareketine yüz çevirmesine neden oldu. 1919 kışında, Kara Hasan isimli bir Pomak çete lideri Biga’da yönetimi ele geçirerek kendini bilfiil bölge lideri ilan etti (27). Hasan’ın bölgesel otorite olarak hareket etmesi, bir Kuzey Kafkasyalı olan Çerkes Neş’et komutasındaki rakip bir milis kuvvetin planlarıyla doğrudan çakışıyordu.  Geçici bir çıkar ittifakında, hem bölgenin ileri gelenlerini hem de Kuva-yi Milliye destekçilerini arkasına alan Hasan, Neş’et’i ülkeden sürerek çetesinin büyük kısmını yok etti (28). Kuva-yi Milliyeciler de daha önce Talat Paşa’nın kayın biraderinin komutası altında olan bir Arnavut milisle yaşanan bir anlaşmazlık üzerine, Karamüsel ve Değirmendere muhitindeki bir grup Laz ve Gürcü çeteciye benzer bir düşmanca tavır takındı (29).

En büyük kriz 1919’un Temmuz ve Kasım ayları arasında, Karacabey ve Kirmastı’nın ileri gelenlerinden iki rakip grubun Karacabey kaymakam vekilliği makamına dair bir anlaşmazlık nedeniyle birbirlerine karşı harekete geçmeleriyle meydana geldi. İlkin (Osmanlı Makedonya’sından göçmüş olan) Arnavut ileri gelenlerinden bir grup, (göreve tayinle gelen bir Çerkes’in Arnavut milislerce şehirden kovulması sonrasında) makamı ele geçirdiler.
Bölgeden bir Arnavut’un kaymakam vekili olmasıyla, Çerkes ileri gelenleri Arnavutlar’a ait tarla ve iş yerlerine baskın yaptıkları geniş çaplı bir seferberlikle misilleme yaptılar. Batı işgaline karşı bölgedeki Müslümanlarla ittifak kurmaya daha çok önem veren Kuva-yi Milliyeciler, Arnavutlar’ın tarafını tutarak Çerkesler tarafından yağmalanmış malların geri verilmesini talep ettiler (30). Hatta Kuva-yi Milliyeci bir komutan, (muhtemelen üst komutadan gelen istekler doğrultusunda) Karacabey/Kirmasti bölgesindeki anlaşmazlığa karışan bir grup Çerkes’i tutuklama girişiminde bulundu. Karacabey’deki Çerkes çeteler, şüphelileri ele geçirmeden önce görevlileri öldürüp, Kuva-yi Milliye birliklerini bölgeden kovdular (31).

Tüm bu aşağılanmaya rağmen Kuva-yi Milliyeci bölge komutanı Bekir Sami (Günsev), Kirmasti bozgunundan sorumlu olan Çerkes çetelerinin halen Kuva-yi Milliye safına çekilebileceğine dair resmi yazışmalara devam etti. Fakat bu noktada durum daha da kötüleşirken, bölgedeki birçok Kuzey Kafkasyalı ileri gelen bu nedenlerden dolayı Kuva-yi Milliyecilerle uyuşmazlık halindeydi.

Gün be gün artan zorluklar ve başka bir savaşa dair korku dolu bekleyişlere ek olarak,  Çerkes çeteciler ve bölgedeki ileri gelenler, Kuva-yi Milliyecilerin bölgedeki rakiplerine yönelik desteğini; Jön Türklerden evrimleşmiş Kuva-yi Milliyecilerin, Ermeni ve Yunanlara yaptıkları gibi kendilerini de yok edeceklerine dair bir işaret olarak gördüler.

Bu temelsiz bir endişe değildi. 1917’nin başlarında bir İTC görevlisi, bölgedeki soygunculuğun önüne geçmek ve bölgeyi diğer muhacir ve mülteciler için boşa çıkarmak için,  Karesi ve Hüdevendigar bölgelerindeki bütün Çerkes ve Gürcüler’i sürgün etme fikrini ortaya attı (bizzat Talat Paşa bu planı feshetti) (32). Savaşın sonunda, bütün Kuzey Kafkasyalılar’ın “Ermeniler gibi” sürgün edileceği söylentileri ayyuka çıkmaya başladı (33).  

Hatta Karacabey ve Kirmastı civarındaki Kuzey Kafkasyalılar ve Kuva-yi Milliye Kuvvetleri arasındaki bu şiddetli uyuşmazlık, iki Çerkes ileri geleninin “Türklerin” (Yani İTC/Kuva-yi Milliyecilerin) Çerkesler’i, sahip oldukları “ittihat” ve “ittifak”ları nedeniyle yok etme niyetinde olup olmadıkları teyid etmek amacıyla Bekir Sami (Günsev) ile görüşmesine neden oldu (34).


Sürgün korkusu taşıyan Çerkesler, bu tarz bir politikanın nedenlerini ve gerektirdiklerini anlamışlardı. Sıkı bir şekilde birbirlerine bağlı olan Güney Marmara Çerkes diasporası, birçok yönden Kuzey Kafkasya’dan getirdikleri geleneklerle seçkin bir sınıf tarafından yönetiliyorlardı. Bu “ittihad” ve “ittifak” nedeniyle, Çerkes köylerinin ve bölgelerinin, Jön Türklerin merkezileştime çabalarına direniş gösterme olasılıkları vardı. Prensipte imparatorluğun sadık Sünni Müslüman nüfusuna dahil olmalarına rağmen, Çerkesler yerel özerklik ve taşra etkisi konusunda Ermeni ve Yunanlarla aynı tavrı sergiliyorlardı. Patlak veren bir savaşın yanında, (isyana sebep olabilecek) bu tarz bir özerkliğe müsamaha gösterilemezdi. İTC’nin Ermeni ve Yunanlara karşı gerçekleştirdiği kıyım savaşında piyade ve mülazım olarak yer almış olan bu önde gelenler, aynen diğerleri gibi, sürgünün ölüm anlamına geldiğini çok iyi biliyorlardı.

(*) Devam edecek

24 Ocak 2016 Pazar

Adı Çıkmış Bir Tebaa, Görünmez Vatandaşlar Kuzeybatı Anadolu’da Türk Milli Hareketine Karşı Kuzey Kafkasyalı Direnişi 1919-23 (Bölüm 2) (*)


Adı Çıkmış Bir Tebaa, Görünmez Vatandaşlar
Kuzeybatı Anadolu’da Türk Milli Hareketine Karşı Kuzey Kafkasyalı Direnişi 1919-23 (Bölüm 2)


İstisnai Muhacirler: Uzun 19. Yüzyıl Boyunca Kuzey Kafkasyalılar

Ayrılıkçı Çerkes güçlerinin Kurtuluş Savaşı sırasında başlattıkları isyan, üç tarihi tecrübeye dayanıyordu. Kuzey Kafkasyalılar’ın 19. yüzyılın ortasında topluca Güney Marmara’ya gelişi toprak hakları, yerleşim ve toplumsal ilişkilerinin yeniden tanımlanmasıyla beraber büyük bir sosyal karmaşaya yol açmıştı. İkinci bir kırılma noktası da, I. Dünya Savaşı sırasında Kuzey Kafkasyalılar’ın seferberliğiyle ortaya çıktı. Savaş zamanı Osmanlı hükümeti, Osmanlı gizli servisi Teşkilat-ı Mahsusa kadrolarını  Kuzey Kafkasya Diasporası’ndan seçmişti . İttihat ve Terakki’nin savaş dönemi politikaları, Çerkesler’i Osmanlı toplumuna entegre etmekten ziyade bölgedeki  Çerkes önde gelenlerinin ve çetelerinin özerk yapılarını kuvvetlendirdi,  ki bu iki yapının Genç Türklerle ilişkisi pek kuvvetli olmadığı gibi, temkinliydi de. 1918’de alınan mağlubiyet bölgedeki birçok Çerkes için bardağı taşıran son damla oldu. Aksine görüşler olsa da Güney Marmara bölgesi Çerkes liderleri, Mustafa Kemal’in Kuva-yi Milliye Kuvvetleri’ni, ekonominin ve milletin mahvından sorumlu tuttukları İttihat ve Terakki’nin kalıntılarının bir paravanı olduğunu düşünüyordu.

Önce, Güney Marmara Çerkesleri’nin Kuva-yi Milliye’ye karşı direnişi Ahmet Anzavur isimli yaşlı bir jandarma tarafından yönetilen bir halk isyan haline geldi. Bölgenin ileri gelenlerinden, sarayla güçlü bağlara sahip Anzavur, Kuva-yi Milliyecilere karşı bir dizi popülist talep sıralayarak, Çerkesler, Göçmen Arnavutlar, Boşnaklar, Pomaklar ve Aleviler’den oluşan geniş çaplı bir koalisyon oluşturdu.  Bu kararlı köylü direnişinin başarısızlığa uğraması ve 1920-22’deki Yunan işgali; birçok Çerkes ileri gelenini İTC’nin gücü tekrar eline almasına engel olacak alternatif bir saha aramaya itti. 1921 kışında Güney Marmara’da ortak bir Çerkes-Yunan devleti için lobi yapma kararı, halkın desteklediği,  halkçı ve hatta kitlesel milliyetçi bir çabaya dahi dayanmıyordu. Aksine, Anadolu’da özerk bir Müslüman Çerkes bölgesi kurma niyeti; Batı işgal otoriteleriyle, kendileri için bölgesel anlamda etkili bir pozisyon kazanmak isteyen Anzavur’un bir kaç halefi arasında siyasi bir çıkar birliğinin sonucuydu. İTC’nin Güney Marmara’da tekrar güç kazanmasını engellemek için 1922’de yapılan ikinci girişimin başarısız olması, bölgedeki binlerce Çerkes’in sürgünü ve ölümü ile sonuçlandı.

Kuzey Kafkasya halkları ile Osmanlı Devleti arasındaki ilişki, Kuzey Kafkasyalılar’ın 19. yüzyıl ortalarındaki toplu göçünden çok daha önceleri ortaya çıkmıştı. Karadeniz çevresi köle pazarlarında satılan binlerce Kafkasyalı kadın ve erkek (özellikle Adigeler ve Abazalar), Osmanlı İmparatorluğu  haremlerinde, saraylarda ve kışlalarında çalışıyordu. Birçoğu Osmanlı Devleti’nin kademelerinde yükselerek, devletin en önemli kişilikleri haline geldiler. Rus istilası ve bunun sonucunda on binlerce Kuzeybatı Kafkasyalı’nın ülke dışına atılması, Osmanlı İmparatorluğu Çerkes diasporasının yapısını da değiştirdi. Nihai rakamın tahmini zor olsa da, uzmanlar 1859-1914 yılları arasında Osmanlı topraklarına 2,5 milyon kadar Kuzey Kafkasyalı’nın girdiğini tahmin ediyorlar (7). I. Dünya Savaşı’nın çıktığı tarihte, Çerkes diasporası Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan Kürtlerin sayısına eşit ya da daha fazlaydı (8).

Kuzey Kafkasyalı mültecilerin Osmanlı İmparatorluğu’na yerleşimi belli bir plan çerçevesinde gerçekleştirildi. Göçmenler yoğunluklu olarak Osmanlı Devleti için yüksek stratejik öneme sahip olarak oluşturulmuş bölgelere yerleştirildi. Bu bölgeler başkenti ve başkentin İç Anadolu’yla olan haberleşme hatlarını da içine alan Güney Marmara’yı da içeriyordu. İstanbul, “savaşçı” Kuzey Kafkasyalıları Kosova, Bulgaristan ve Doğu Anadolu gibi diğer yerleşim bölgelerinde, önemli askeri rakipleri olan Rusya, Avusturya-Macaristan ve Balkan devletlerine karşı tampon nüfus olarak kullanmayı planlıyordu. Bu Müslüman muhacirler, sadık bir şekilde sağladıkları askeri destek ile Güney Marmara gibi bölgelerdeki yerli Osmanlı Hıristiyanlarının oranının düşmesine yardımcı oldular (9).

Çerkes mültecilerin gelişi Karesi, Kale-i Sultaniye, Hüdavendigar, İzmit ve Adapazarı bölgelerinde büyük huzursuzluk yarattı. Yeni ziyaretçileri yerleştirmek üzere yeni köyler inşa edildi. Diğer yandan, bu muhacir akınının yolunu açmak üzere eski köyler ve mahallelere el koyuldu. Her şekilde, Çerkesler’in yerleşimi çok büyük arazilerin asıl sahiplerinin elinden alınmasına (ya da çalınmasına) neden oldu (11).  Bu muhacirlere yapılan maddi yardımlar da (çoğunlukla yiyecek, tohum ve tarımsal araç-gereç şeklinde) yerleşik halkın zararınaydı. Bunların ötesinde Çerkes yerleşimciler gittikçe suygunculuk, hırsızlık ve şiddetle anılmaya başlamıştı. Bölgedeki Osmanlı yetkililerin raporları devamlı olarak, kırsal Çerkesler’in yaygın milis faaliyetlerinden bahsediyordu. Bütün köyler, ana yollar üzerindeki varlıklı tüccarları soyan, toprak çalan ve kiralık cinayetler işleyen çetelere destek ve takviye sağlıyordu.
Bu büyük ölçüde fakir olan Kuzey Kafkasyalı toplumların yerleştirilmesini müteakiben oluşan sosyal bozulma 20. yüzyılın başında da yatışmadı. Yerel halk ve muhacir Çerkesler arasındaki gerilim savaş süresince devam etti ve Biga, Gönen, Manyas, Adapazarı, Karacabey ve Kirmastı gibi bölgelerin yerel politikasını belirledi.

Bir çok mülteci bölgenin ekonomik ve sosyal ortalaması içinde yaşamaya devam etmesine rağmen, Kuzey Kafkasya diasporasının kimi üyeleri, Güney Marmara’daki ekonomik hayatın ve yönetimin çeşitli seviyelerde parçası oldular. Bazı muhacir aileleri belirli bölgelerde yerel bir ün elde etti (İzmit ve Adapazarı’nda, Abhazya’dan Maan, Koç ve Bağ aileleri gibi) ve bölgesel yönetimde bazı görevlere atandılar. Bu yerel seçkin sınıfın kimi üyeleri İstanbul’da, çoğunlukla başkentte yaşayan ve çalışan akrabaları sayesinde, yüksek statülü görevlerde bulunmaktaydı. Birçok Kafkasyalı, özellikle at yetiştiriciliği ve satışı yaparak, yerel ekonominin temel kesimlerine katkıda bulundu. Diğerleri varlıklı kişilerin özel ordularında piyade olarak ya da bağımsız çetelerde çalıştılar. Milis hayatı seçenlerin bazıları, yerel polis kuvvetlerine ya da orduya girerek devletin güvenlik hizmetlerine katıldılar.

Kuzey Kafkasya diasporasının Güney Marmara’da durumlarını belirleyen etkenler kendi içlerinde taşıdıkları etnik ya da dilsel farklılıklardan ziyade, sınıf ve sosyal statüleriydi. I. Dünya Savaşı’nın sonunda İngiliz bir temsilci tarafından yazılan raporda, Anadolu’daki Kuzey Kafkasya diasporası şu şekilde betimleniyordu:

Konstantinopolis ve diğer şehirler başka bir Çerkes sınıfı oluşturdu. Sadakatleri ve İmparatorluğun hareminde kadın ilişkilerinin (yaren ya da eş olarak) etkisi, birçoğunun orduda ve sarayda yüksek mevkilere yükselmesini sağladı. Konstantinopolis ve Kahire’nin önde gelen ailelerinin hatırı sayılır bir bölümü, her halükarda Çerkes kökenliydi. Duygusal olarak çoğunlukla ortalama bir Türk’ten daha Türk’tüler ve kendilerini ayrı bir halk olarak görmüyorlardı.
Birçok suikastçı, gizli ajan ve Türk politikacılar için çalışan diğer fedailer (milisler/çeteler), kent soylu Çerkesler’in daha az saygın sınıflarına mensuptu. Cesaret ve bağlılıkları bu tarz işlere uygundu. İttihat ve Terakki Cemiyeti gibi insanların ellerindeki Çerkesler, bireysel olarak tehlikeli birer araç haline gelebilirdi (12).

Bu anonim İngiliz gözlemci birçok açıdan haklıydı. Kuzey Kafkasyalı kent şeçkinleri Osmanlı İmparatorluğu’nda başkentte ve diğer şehirlerde eşit sayılan ilk zümreydi. Çerkes olmayanlarla birlikte okula devam ettiler ve Osmanlı Devleti’ne diğer seçkinlerle aynı sadakati (ya da sadakatsizliği) gösterdiler. Madalyonun diğer yüzünde ise daha aşağı sınıflardaki Kuzey Kafkasyalılar bulunuyordu. Şehirde ya da kırsalda da yaşasalar, “daha az saygın” olan bu Çerkesler ordu ya da jandarma teşkilatına (ve daha sonra Osmanlı gizli servisine) eleman sağladılar. Kuzey Kafkasya diasporasındaki en olumsuz halk algılarını oluşturan, sosyoekonomik yelpazenin bu bölümüydü (13).

Fakat Çerkeslerde yaşanan bu sınıfsal ayrışma, İngiliz diplomatın gözlemlediğinden daha ayrıntılıydı. Gelir ya da meslekten ziyade,  Osmanlı toplumunun sınıfsal bölümlenmesinin temelinde eğitim yatıyordu. Eğitim, gelişmiş profesyonel bakış açılarına destek veren ve başkent ve diğer şehirlerdeki etkili güç çemberlerine ulaşıma olanak sağlayan sosyal ağlar yarattı. Buna ek olarak, giyimden tavırlara ve inanç sistemlerine kadar kültürel beğenilerin değişmesine neden oldu.

20. yüzyılın başlarında İstanbul, Güney Marmara’da yaşayan Çerkesler’in askeri potansiyeline dikkat kesildi. Sultan 2. Abdülhamit’in hükümdarlık döneminde (1876-1909), Osmanlı Devleti Kuzey Kafkasyalı nüfusu askeri hizmet yoluyla devlete bağlamak için çok hevesliydi. Yapılan planlardan biri, Kuzey Kafkasyalı tarım kölelerini, onları azat etmek karşılığında askere almak ve sahiplerine maddi bir ödeme yapmaktı (14). Ordu ve jandarma teşkilatında Kuzey Kafkasyalı görevlilerin imtiyazlı ve eşsiz hissetmeleri sağlanıyordu. Jandarma teşkilatı ve orduda özel birimler halinde teşkilatlanmışlardı ve “geleneksel giysilerini” (özellikle geniş kürklü bir başlık olan kalpak ve üzerinde fişeklik olan uzun bir üstlük) giymelerine izin veriliyordu. En önemlisi de birçok birim, aynı şehirde yaşayan ve bir bölge ya da “kabile” ileri geleninin komutası altında, aynı geniş ailenin mensupları tarafından oluşturulmuş bulunuyordu.

Fakat bu silah altına alma politikası tümüyle rassal görünmüyordu. Kuzey Kafkasyalılar’ın devletin güvenlik kuvvetlerinde görevlendirilmesinin merkezinde ikincil ve profesyonel ağlar vardı. Kademelerinde görevlendirmek üzere Güney Marmara’ya özel bir öncelik veren Teşkilat-ı Mahsusa’nın kuruluşuyla, bu ağların içsel çalışmalarını anlamış bulunuyoruz. Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurucularından olan Hüsamettin Ertürk anılarında Gönen, Adapazarı ve Kandıralı Çerkes “er ve subayların” özellikle Irak hizmeti için görevlendirildiğinden bahsediyor (15).  Fakat bir kısmı Osmanlı’nın savaş taarruzunun en can alıcı ve en gizli noktalarında görev almış olan bu Çerkesler, Türk Kurtuluş Savaşı’nın patlak vermesiyle birbirlerine karşı silaha sarıldılar.

İstanbul Askeri Mahkemesi’nde 1919 öncesinde sunulan tanıklıklar, devletin Güney Marmara’daki görevlendirme politikasıyla ilgili bazı ayrıntıları açığa çıkarır niteliktedir. Karesi Mutasarrıfı Musa Bey bir telgrafta, Balıkesir Livası’ndaki “çetecilerin askere alınmasıyla ilgili şu yorumları yapmıştı:

Proje, Çetecilik yapabilecek olan iki yüz kadar mahkum ve Çerkes ihtiyacının sağlanmasıyla başladı. (…) Karesi’de Kafkas ırklarından yalnızca Çerkesler bulunuyor. Lezgi, Çeçen ya da Gürcü bulunmuyor.  Rusça konuşan ya da Kafkasya’yı bilen ve ziyaret eden neredeyse kimse yok. (…) Eğer orduda ya da arka planda muhariplik ya da çetecilik yapacak bu özelliklere sahip Çerkesler isteniyorsa, bir kaç yüz–üç yüz, dört yüz- kişi bulmak mümkündür. Eğer propoganda maksadıyla belirli sayıda kişi isteniyorsa, Kafkas illeriyle konuşup, anlaşacak beş ila on kişi bulunmaktadır. (…) İsimleri ve menşeleri listelenmiş bu kişiler çok saygın ve müzakere yetenekleri olan kişilerdir (16).
Bu belge, Doğu Anadolu ve Kafkaslardaki sivil halka uygulanan şiddetten ve bundan kimin sorumlu olduğundan daha fazlasını anlatıyor. Bu tarz yazışmalar, Musa Bey gibi yerel yöneticilerin bu şekildeki operasyonlar için ne çeşit adamlar istediklerini ve nereden ve kimlerden elde edeceklerini kesinkes bildiklerini ortaya çıkarıyor. Başka bir deyişle, “çetecilik” gibi akıl çelen bir görevin içinde yer almak üzere seçilmiş adamlar rassal olarak belirlenmiyordu; ya ünleri sayesinde ya da öneriler doğrultusunda önceden tanınıyorlardı ve nitekim birinin yetkisi ya da otoritesi altına giriyorlardı.

Bu piyadelerin İTC’nin; İngiltere, Rusya ve Osmanlı Hıristiyanlarına karşı olan gizli savaşında görevlendirilmesinin sorumluları çoğunlukla Güney Marmara’daki özel çetelerin liderleriydi. Teşkilat-ı Mahsusa tarafından görevlendirilen birçok bölgesel nüfuzlu adamın adını biliyoruz: (Ançok) Ahmet Anzavur, (Süngülü) Davut, Şah İsmail, (Maan) Ali, (Maan) Şirin, Çerkes Bekir Sıtkı, Çerkes Reşit ve kardeşi Ethem. Fakat bu isimlerin birçoğu daha çok, başkentteki çok daha etkili Çerkes görevlilerin aracısı konumundaydı. Adı geçen tüm bu kişiler, İTC ile yakın ilişkide olan Çerkes görevliler tarafından görevlendirilmişti ya da onların hizmetinde bulunuyorlardı. Donanma Komutanı (Çinge) Hüseyin Rauf Orbay Çerkes Reşit’in eski bir arkadaşıydı. Şirin ve Ali, Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurucusu Eşref Kuşçubaşı’yla birlikte askerlik yapmışlardı. Ahmet Anzavur Teşkilat-ı Mahsusa’ya; Rauf Orbay gibi önde gelen Kuzey Kafkasya muhacirlerinden oluşan bir grup olan Şimali Kafkas Cemiyeti vasıtasıyla tanıştığı (Met Çanatuka) Yusuf İzzet sayesinde girmişti (17).


Bu adamlar 1918 yılındaki savaştan mağlup olarak döndüklerinde, Güney Marmara’nın büyük bölümünde zorluk ve acıyla karşılaştılar. Açlık kol geziyordu, Mudanya gibi çoğu yerde, insanlar yemek için ot toplamak zorunda kalıyordu (18). Bölge yüz binlerce mühacir için sürgün ve muhafaza noktası haline gelmişti. İzmit, Adapazarı, Balıkesir, Lapseki, Orhangazi, Armutlu, Mudanya ve Ezine’deki Ermeniler, Yunanlar, Boşnaklar ve Arnavutlar evlerinden zorla çıkarılarak Güney ve Doğu Anadolu’daki noktalara sürüldüler. İtilaf Devletleri’nin devam eden saldırıları, on binlerce muhaciri Osmanlı hükümetinden yardım istemek zorunda bıraktı, birçoğu Güney Marmara’ya tekrar yerleştirildi. Osmanlı ordusunda firarlar ve atlı jandarmaların Güney Marmara’dan çekilmesi sebebiyle, 1917 ve 1918 yıllarında bölgede hırsızlık ve eşkıyalık olaylarının çok yüksek oranda artmasına neden oldu. İstanbul’un bölgedeki kontrolü azalınca bütün iller ve köyler, bölge ileri gelenleri, çete liderleri ve diğer nüfuzlu adamların etkisi altına girdi.

(*) Devam edecek